are gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
are gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2017

Sanat ve Tasarım Şehri Olarak Cape Town

Sanat Şehri olarak Cape Town



Dünya fuarlarında yükselen Afrika sanatı yakın zamanda Güney Afrika'da açılacak Afrika kıtasının en büyük çağdaş sanat müzesi ZEITZ MOCAA  ile gözleri Cape Town üzerine çekmeye başladı. Cape Town şehri doğası kadar  sanat, zanaat ve tasarım üçgeninde ziyaretçisi için heyecan verici etkinlikler ve noktalar sunuyor. 

Afrika, Hollanda ve İngiliz kültürünün neredeyse homojen şekilde birleştiği şehir 4 milyona yakın nüfusuna rağmen oldukça büyük bir sanat, tasarım arterine sahip. Her ayın ilk Perşembe günü gerçekleşen ilk perşembe etkinliği şehirde aktif bir gece hayatı sunarken geç saatlere kadar açık galeriler izleyicileri çeşitli performans sanatları ile buluşturuyor. Dünya'nın doğal 7 harikasından biri olan Masa Dağı en büyük turistik nokta olsa da;  sanat, zanaat ve tasarım severler için turistik rotalar dışında mutlaka görülmesi gereken yerlerin listesi şu şekilde... 

IZIKO MÜZELERİ 

İziko Müzeler zinciri şehrin doğal, kültürel, politik ve sosyolojik yapısını incelemeye fırsat veren ve mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerin başında geliyor. Sanat müzesi geleneksel ve çağdaş sanat çalışmalarından örnekler sunarken, geçici sergileri ile izleyicisi ile bağının devamlılığını koruyor. Doğa müzesi planetaryum, tahnitçilik, bilim ve doğal hayat hakkında bilgiler sunarken, Slave Lodge, District 6 gibi müzeler Güney Afrika geçmişi, kölelik ve ırkçılık hakkında ziyaretçisini bilgilendiriyor. 



HALKA AÇIK SANAT BÖLGELERİ 




Şehir merkezinde gezerken bir çok yerleştirme, heykel görmek mümkün. Sea Point bölgesi sahilde çeşitli heykeller sahilde harika fotoğraf görüntüleri sunarken, Hermanus bölgesi büyük ölçekli ve satışa açık heykelleri ile sanat ve doğayı birleştiriyor. Kalk Bay zanaat, sanat ve tasarım galerileri ile keyifli bir yürüyüş rotası oluşturuyor. Bu yıl ilk kez düzenlenen "Sokak Sanatı Festivali IPAF" Observatory bölgesine yeni 29 sokak sanatı çalışması kazandırdı. Sokak sanatı örneklerinin en çok görülebileceği bir diğer bölge şehrin yeni sanat ve tasarım arteri olan Woodstock bölgesi. Woodstock Exchange ve çevresinde uluslararası ün kazanmış sokak sanatçılarının büyük ölçekli duvar resimlerini görmek mümkün.  Galeri sayısı oldukça fazla olan şehirde çağdaş Afrika sanatının ilginç örneklerini görmek mümkün. Aynı zamanda fotoğrafçıların en sevdiği bölgelerden biri Bo-Kaap rengarenk evleri ile ziyaretçilerinin en sevdiği sokakların başında geliyor.  Muizenberg bölgesinde yer alan rengarenk sahil kulübeleri yine fotoğraf çekmeyi seven ziyaretçiler için keyifli bir dinlenme,yüzme noktası. Irma Stern Müzesi sanatçının evini müüzeye çevirerek lokal bir ev, dekorasyon hissi sunduğu gibi ziyaretçisini geçici sergiler ile yeni sanatçılar ile tanıştırıyor.  Waterkant bölgesi tasarım butikleri kesinlikle ziyaret edilmesi gereken mağazaların başında geliyor. Long Street'te bulunan Afrika ürünleri ve antika,eski eşya  marketleri ilham verici ürünler sunuyor. Waterfront'ta bulunan Watershed, bünyesinde onlarca tasarım mağazası ile Afrika sanat ve tasarımı hakkında büyük ipuçları veriyor.  Şehir merkezine biraz uzakta bulunan Afrikaans dilini onurlandırmak için 1975 yılında mimar Jan Van Wijk tarafından tasarlanmış Taal Monument mimari tasarım severler için mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri.



ŞARAP BAĞLARI
Dünya’nın en önemli şarap bağlarına sahip Güney Afrika üretim tesisi olmaktan fazlasını sunan şarap merkezleri ile özellikle sanat konusunda birbiri ile yarışan mekanlar ile dolu. Ellerman House, Delaire Graff Estate, Tokara gibi öncüler özellikle sanat koleksiyonları ile birbirleri ile yarışıyor. Vladimir Tretchikoff, Lionel Smith, William Kentridge, Deborah Bell vb öne çıkan Güney Afrika sanatçılarının çalışmaları bu çok amaçlı merkezlerin duvarlarını ve bahçelerini süslüyor.



ZEITZ MOCAA - Museum of Contemporary Art Africa 

22 Eylül 2017'de 90 yıllık silo binalarından dönüştürülerek açılacak müze Afrika kıtasının en büyük çağdaş sanat müzesi olacağı gibi bütün ilgiyi Cape Town üzerine çekmeyi hedefliyor. Jochen Zeitz ve V&A Waterfront işbirliği ile kurulan müze mimar Thomas Heatherwick tarafından tasarlanmış. 9 katlı olacak bina içerisinde 80 galeri, 18 atölye ve eğitim alanı, teras heykel bahçesi gibi alanlar olacak. Müze geceleri özel aydınlatma tasarımı ile limanda en çok ilgi çekecek binalardan biri olacağı gibi zengin içeriği ile ziyaretçisine çağdaş Afrika sanatının en ilgi çekici örneklerini sunacak. 





Bu liste Artisans Dergi Mart-Nisan 2017 sayısı için hazırlanmıştır. İzinsiz kullanımı yasaktır. Ahmetrustemblog dışında bir kaynakta okursanız lütfen şikayet ediniz. 





ELLERMAN HOUSE

Sanat ile Tarih Anlatan Duvarlar – ELLERMAN HOUSE



Cape Town, tasarım,sanat ve zanaat konusunda oldukça gelişmiş bir şehir. İlgi çekici dekorasyonları ile birbirleri ile yarışan otel,cafe ve restoranlar iç mekan tasarımına önem verenler için oldukça güzel örnekler sunuyor. Kendini bünyesinde bulunan 1000'den fazla eser ile bir adım öteye taşıyan butik otellerden biri de Ellerman House. 

Ellerman Ailesinin 1800'lü yıllardan günümüze uzanan zengin koleksiyonu manzara resimleri başlıyor. Otelin her köşesine yayılmış eserler ilk katta ziyaretçiye Cape Town'un henüz liman şehri haline gelmemiş dönemleri hakkında ipuçları veriyor. 1990'lı yıllara kadar daha çok manzara, portre ile Güney Afrika'yı oldukça yansıtan koleksiyon, çağdaş sanat eserlerinin girmesi ile biraz daha heykel, fotoğraf ve yerleştirmeler ile büyümeye devam etmiş. Otel bahçesinde bulunan büyük ölçekli heykeller büyüleyici Cape Town manzarası ile birleştiğinde oldukça etkileyici bir atmosfer yaratıyor. 



Otelin en ilgi çeken yeri 1500 farklı şarabın sunulduğu şarap evi. Zemin malzemesinden, kapı kollarına kadar bir mekan içerisinde aklınıza gelebilecek ne kadar eleman var ise her biri sanatçılar tarafından özenle hazırlanıp, yerleştirilmiş. Şarapların muhafaza edildiği strüktür başlı başına bir heykel ve tam karşısına şarapların geldiği toprak yapısının sergilendiği duvar paneli mekana harika bir doku kazandırıyor. 



Tamamen çağdaş sanata ayrılmış bölümde ise farklı disiplinlerden birçok örnek sergileniyor. Aile koleksiyonu için özel olarak çalışan sanat ekibi otel içerisindeki sergilenen eserleri belirli aralıklar ile değiştiriyor. Öne çıkan sanatçılar Irma Stern, Dylan Lewis, John Meyer, Erik Laubscher,Alexis Preller, William Kentridge, Angus Taylor, Lionel Smith ve daha nicesi.   Koleksiyonu gezmek için otel müşterisi olmak ya da özel randevu talep etmek gerekiyor. Otelin web sayfası http://www.ellerman.co.za/

Bu yazı Artisans Dergi Mart-Nisan 2017 sayısı için hazırlanmıştır. İzinsiz kullanımı yasaktır. 
Ahmet Rüstem Ekici

Dylan Lewis Atölyesi ve Heykel Bahçesi




Güney Afrika denildiği zaman akla gelen ilk kelimeler genellikle altın,değerli taşlar, vahşi hayat, sömürge, ayrımcılık ve özgürlük vb oluyor. Benim ise Güney Afrika ile en çok ilişkilendirdiğim kelime sanat. Taş devri öncesine uzanan tarihi ile sanat ve zanaatin gelişmesine şaşırmamak gerekir Güney Afrika'da. Masa dağının büyüleyici manzarası ile her ziyaret edeni kendine bağlayan Cape Town'a ikinci ziyaretimi tamamen sanat ve rotaları üzerine kurguladım.

Cape Town'nın popüler turistik noktalarından biri olan Kirstenbosch bahçelerinde fotoğrafı bolca çekilen heykeller vardır. Bu heykellerin yaratıcısı heykeltraş Dylan Lewis bundan 20 yıl önce stüdyo olarak kullandığı geniş arazisini daha verimli bir kullanım alanına dönüştürerek bir kaç yıl önce "Dylan Lewis Studio & Sculpture Garden" adı altında özel ziyarete açtı. 

1964 doğumlu heykeltraş 1993 yılında stüdyo olarak kurguladığı büyük çiftlik arazisini peyzaj mimarları ile çalışarak ve 60 adetten fazla heykelin her birini özenle yerleştirerek ziyaret eden herkesi büyülüyor. Çiftlik evi sizi Cape Town güneşinin altında kurabiye ve limonlu,naneli buz gibi su ile karşılıyor. Karşınızdaki manzara adım attıkça görecekleriniz hakkında önemli bir ipucu veriyor. Yüzlerce nilüfer çiçeklerinin süslediği göl, sadece Güney Afrika'ya özgü bitki örtüsü olan Fynbos'un tüm güzelliğini yansıtıyor. Patika yollardan devam ederken sanatçının ilk dönem işleri ile karşılaşıyorsunuz.

Güzel sanatlardan mezun olduktan sonra uzun süre doğa ile ilgilenmiş, tahnitçilik üzerine çalışmış sanatçının erken dönem çalışmaları genellikle kuş figürlerinden oluşuyor. Günümüze yaklaşan çalışmalarında ise doğayı insan ile nasıl vahşi bir şekilde birleştirdiğini görüyoruz. Boynuzlu insan bedenleri güçlü görünümlerine rağmen kormuş beden duruşları ile naif ve kırılgan bir izlenim yaratıyor. Kanatlı figürler dağ ve yeşillik manzarası karşısında derin nefes alırken vahşi hayvanların av sahneleri güneş ışınlarının oluşturduğu sert gölgeler ile oldukça dramatik bir etki yaratıyor. Her patika dönüşünde inanılmaz derecede şaşırtıcı bir başka harika manzara ile karşılaşıyorsunuz. Çimlerin üzerinde, bir ağaç gölgesinde oturup, heykelleri gölün rüzgarla titreşen yüzeyindeki yansımaları ile izlemek oldukça hipnotize edici bir atmosfer oluşturuyor. Oldukça büyük ölçekli bronz döküm heykellerin kaya gibi görünenleri dağ ile o kadar paralel yerleştirilmiş ki; izleyici her açıdan farklı bir deneyim yaşıyor.



Yakın zamanda hizmete girecek geçici sergiler bölümünün mimari tasarımı en az heykeller kadar büyüleyici. Patikalar bittiğinde yol sizi sanatçının atölyesine çıkarıyor ve atölyenin ne kadar etkileyici olduğunu tanımlayabileceğim bir kelime olduğunu düşünmüyorum.

Heykellerin çoğu izleyicide farklı izler uyandıracaktır ancak en etkileyici olanı sanatçının kedisinin heykeli. Yaşadığı yıllar boyunca çiftlikte dolanan kedisi ölünce, sanatçı kedisinin küllerini bronz ile karıştırarak onu doğaya düşünceli bir şekilde bakarken betimliyor.  Bugüne kadar gezdiğim en etkileyici heykel bahçesi ve sanatçı atölyesi olan "Dylan Lewis Studio and Sculpture Garden" sadece randevu ile geziliyor. İnternet sitelerinden tüm detayları öğrenebileceğiniz bu sanat cenneti Cape Town'un Stelllenbosch bölgesinde bulunuyor.

Tüm detayları ve bahçeden fotoğrafları görmek için web sayfasını ziyaret edebilirsiniz. 

Bu yazı Artisans Dergi Mart-Nisan 2017 sayısı için hazırlanmıştır. Ahmetrustemblog dışında paylaşılması yasaktır. 

Ahmet Rüstem Ekici



10 Ağustos 2016

NOMADIC ART CAMP 2016


3100 Metre Yüksekte Bir Sanat Kampı



                                       


"Nomadic Art Camp" açık çağrısının videosunu ilk izlediğimde uçsuz bucaksız yeşil düzlükler, doğal hayat, özgürce koşan atlar ve bir araya gelmiş sanatçıların ortak çalışmalarını görünce oldukça heyecanlanmış ve direk başvurmuştum. Haziran gibi Kırgızistan Bişkek Sanat Merkezi çalışanları ile yazışmalarımızı tamamladık ve 22 Temmuz'da başlayıp 6 Ağustos tarihine kadar devam edecek programlarımızı aldık. Shaarbek Amankul  tarafından oluşturulan bu sanat kampı Kırgız kültürünü tanıtım amaçlı, sanatçıları bir araya getiren ve sonunda bir sergi ile tamamlanan bir kamp.
Bu sene destek aldıkları Christensen Vakfı fonu nedeni ile yerli öğrenci katılımcısı yurtdışı sanatçı katılımcıdan daha fazla olan kampta moda tasarımı, mimarlık, iç mimarlık, minyatür, fotoğrafçılık vb disiplinlerden sanatçı, tasarımcı ve öğrenciler vardı.






Kısaca Bişkek'ten bahsetmek gerekirse; geniş caddelerinde Sovyet mimarsi örneklerini bol bol görebileceğiniz, her köşesi yeşil parklar, Lenin , Manas heykelleri ile dolu bir şehir. Sanki 90'lı yıllarda kalmış dükkanları zamanda yolculuğa çıkmanızı sağlıyor.  2 günlük şehir adaptasyonumuz ardından yollara düştük. İlk durağımız Naryn. Naryn'de aramıza Tacikistan'dan ressam Daler Mikhtodzhov ve minyatür sanatçısı Olim Kamalov katılıyor. Harika doğasını seyrede seyrede 2000 m yükseklikteki Naryn şehrinden Son-Kul gölüne doğru yola çıkıyoruz. Yol boyunca "Soviet Bus Stops" kitabında gördüğüm otobüs duraklarını görmek benim için oldukça heyecan verici bir duyguydu. Her biri birbirinden oldukça farklı formlardaki otobüs duraklarının anıtsal yapıları umarım kültürel miras olarak korunurlar. Otobüs durakları kadar ilginç olan bir diğer şey mezarlıklar. Tengri inanışının hakim olduğu mezarlıklarda ay ve yıldız motifli yurt çadırı şeklinde ya da kilden yapılmış odalar şeklinde mezarlıklar görmek mümkün. Yolda kımız, süt ürünleri, maya vb gibi ürünler satan küçük tezgahlarla da sık sık karşılaşabilirsiniz. Kıvrımlı ve olabildiğince yeşil yollar bizi 3400 metreye kadar çıkarıyor. Bazen yanınızdan hızla bir bulutun geçtiğini görüyorsunuz. Yukarı çıktığınız an sanki hiç dağların tepesinde değilmişsiniz gibi olabildiğince sonsuz düzlük karşılıyor sizi. Yol boyu sürüler halinde koyunlar, inekler, atlar görüyorsunuz. Sonra yurt ismi verilen çadırlar daha sık görülmeye başlıyor ve Son-Kul (Son-Göl) gölüne yaklaştığınız an Manas'ın neden böyle bir coğrafya için savaştığını anlıyorsunuz.






Son-Kul'da ilk kamp yerimiz 15 çadırdan oluşuyordu. Toplam sanatçı ve öğrencilerden oluşan 22 kişilik grubumuz çadırları paylaşarak kampımıza başladık. Vardığımızda hava yavaş yavaş kararmak üzereydi ve ben gece göreceğim milyonlarca yıldız için oldukça heyecanlıydım. Yurt isimli çadırların çapları çeşitli büyüklüklerde değişiyor. Kapı yükseklikleri genelde 160cm genel çadır yüksekliği 3-5 metreyi bulabiliyor. Benim ilk kaldığım yurtun çapı 6 metreydi. İçinde 2 sandık ve 2 yatak vardı. Tepesinde ise günışığı için bir ışık geçirgen bir alan var, bu gece ay ışığı gündüz gün ışığı için oldukça etkileyici bir eleman. Yurt için önce zemin oluşturuluyor, ardından dikey elemanlar ile çatı kilitleniyor ve sonrasında önce hasır malzeme ile çevresi sarılıp ardından yün malzeme ile tamamen kapatılıp, sarılıyor. Dışardan oldukça minimal görünen bu yaşam alanlarının içi olabildiğince maksimal. Bol dokulu, renkli, desenli iç alan yöreye ait motiflerle süslü. Aynı zamanda içinde soba yakıp ısınabiliyorsunuz. Oldukça sert geçen bir gecede soba ile rahatlıkla ısınıp hiç üşümedik. Gece oldu ve fotoğraf sanatçısı Helen Mountaniol ile uzun pozlama çekimler ve yıldızlı gökyüzü çekimleri gerçekleştirdik. Yıldızlar o kadar çoktu ki dış dünyayı bu şekilde görebilmek unutulmaz bir deneyimdi.









Günlerimiz ülkeler arası sohbet, maske yapımı, yünden kumaş yapımı, minyatür teknikleri gibi zanaat işleri ile geçerken bir yandan fotoğraf çekimleri için çevreyi gezmeye devam ettik. Sessizliğin hakim olduğu Son-Kul'dan ayrılmak çok üzücüydü. Sanırım 3 gün Son-Kul için çok kısa bir zaman. Elektrik günde sadece 2 saat solar paneller sayesinde vardı bu yüzden teknolojiden, iletişimden uzak kalmak üstüne çalıştığımız projelere odaklanmamızı sağladı. Son-Kul'da oradan oraya taşınan çadırları, özgürce koşan atları, yıldızları ve sessizliği, boşluğu unutabileceğimi pek sanmıyorum.






Son-Kul ardından Manas destanında oldukça önemli bir yeri olan Issyk-Kul'a doğru yola çıktık. Dünyanın en büyük ikinci dağ gölü olan Issyk-Kul ve çevresi oldukça etkileyici bir coğrafyaya sahip. Kırmızı,yeşil,kahverengi,sarı ve mavinin her tonunu rahatlıkla görebiliyorusunuz. Issyk-Kul'da kaldığımız kamp yerimiz yakınında terkedilmiş bir lojman vardı, fotoğraf sanatçısı Helen ile içeri gizlice girerek ürpertici sessizlikte fotoğraf yolculuğuna çıktık. Terkedilmiş bu lojmanlar gitmemiş olsam da bende Çernobil etkisi oluşturdu.





Issyk-Kul grup olarak en aktif çalıştığımız kamp alanı oldu. Öğrenciler maske, yün kumaş çalışmalarına devam ettiler. Minyatür sanatçısı bulut,at,dere çizimi gibi dersler vermeye devam etti. Tina Steiger bölgenin bitkilerinden oluşan yerleştirmesi için çalışırken ben kampın kurucusu Shaarbek Amankul'un fotoğraf projesi için dev bir kartal ile model olmuştum. Güneş altında bir kartal ile göl kenarında olabildiğince sürreal bir an yaşıyordum korku dolu nefes alış verişler ile. Düzenlemeler ile ortaya nasıl fotoğraflar çıkacağını çok merak ediyorum.






Yurt hayatının en zor yanı duş ve tuvaletti. Geri kalan her şey doğanın güzelliği ile hoş geliyordu. Geceleri kamp ateşi yanıyor, çevresinde daha eğlenceli şekle bürünmüş zihinlerimiz ile eğleniyorduk. Günler sanat ve zanaat arası çalışmalar ile geçti ve doğayı bırakıp şehre doğru yola çıktık. Bişkek'in geniş caddelerine, beton ve bakımsız binalarına dönmüştük. Zor şartlarda geçen yurt hayatı ardından sponsorumuz olan Hyatt Regency Bişkek'te lüks içinde konaklamanın şokunu hala atlatabilmiş değilim. Kırgızistan'da son 5 günüm Bişkek'te sergiye hazırlanarak geçti. Kırgızistan Ulusal Sanat Müzesinde bize ayrılan geçici sergiler bölümüne hazırlık öncesi son bir kez bakarken bir anda duvardan çıkan kocaman bir musluk fark ettim. Ne işe yaradığını algılamaya çalışırken Shaarbek yangın için kullanıldığını söyledi. Sergi başlığımız "Su ve Dağ- Too-Cyy" altında hiç bir çalışma yapmamıştım. İstanbul'dan yanımızda getirmemizi istedikleri çalışmam yurt çadırları hakkındaydı. Kısa bir internet araştırması ile hiç deneyimlemediğim yurt çadırı için teknik çizimlerden oluşan, soğuk hisli bir çalışma gerçekleştirmiştim. 6 parçadan oluşan bu çalışmamda yurt çadırı gibi insanı bir araya getiren, içi  dışına olabildiğince zıt renkli ve dokulu bir dünyası olan mekana teknik çizim soğukluğu ile yaklaşmıştım. Çadıra desen olarak QR kodu deseni ve bu desenee Manas destanından bir cümle eklemiştim. Kampta oluşturduğum çalışmam ise 3 fotoğraf düzenlemesinden oluşan "var oluş" isimli seri idi. Günlerce içinde dolaştığım sonsuz boşluğa 3D çizimler yapıp, taramaları güneşin aynı açısına göre alıp gölgelendirdikten sonra çektiğim fotoğraflar ile birleştirmemden oluşuyordu. Kampta belirlenen "su ve dağ" için Thales'in öngörülerinden günümüze bir sistem üzerine düşünüyordum ki, müzedeki musluğu görür görmez aklıma yerleştirmem için bir fikir geldi. O musluk defalarca kullanılmıştı. Müze ve o musluk darbeler, yangınlar,yağmalanmalara şahitlik etmişti. Soluğu Kırgızistan'ın en büyük Çin pazarı Dordoi'da aldım ve daha önceki yerleştirmelerimde kullandığım renkli plastik toplardan 300 adet aldım ve beyaz bir hortum seçtim. Yerleştirmemi mekana özgü şekilde kurgulayarak, mekanda var olan bir elemanı eserin çıkış noktası haline getirerek oluşturdum. "Too" ismini verdiğim yerleştirme su kirliliğine bir göndermeydi.




5 Ağustos günü sergimiz açıldı. Oldukça ilgi gören bir açılış oldu. Ülkemizde pek alışık olmadığım bir sanat yaklaşımı ve kitlesi vardı. Açılış için yere halı serildi, mikrofonlar konuldu. Uluslar arası bir organizasyon olması nedeni ile yabancılara olabildiğince misafirperverlik gösterdiklerinden emin olmak isteyen insanlar vardı. Teşekkür ve destek konuşmaları ardından sergi oldukça eklektik müzik yapan bir grubun performansı ile açıldı ve 1 ay süre ile devam etmesi planlanıyor. Müze oldukça geniş bir koleksiyona sahip. İçeride Sovyet döneminden günümüze bir çok sanatçının çalışmaları sergileniyor.





Kırgızistan çok fazla konu üzerine net şekilde düşünmemi sağladı. Kate Bush şarkıları eşliğinde yürüdüğüm sonsuz çimler beynimde dönen onlarca fikire ev sahipliği yaptılar. Dünya gezmek için yeterince büyük ve zaman az. Gördüğüm bir yeri tekrar görmek yerine başka bir bölge görmek için planlar yapmama rağmen özellikle Son-Kul gölü nedense beni çağırıyor tekrar ve şimdiden özledim. Kim bilir belki seneye yeniden "Nomadic Art Camp" için başvururum.


ahmet rüstem ekici
Kırgızistan Ulusal Sanat Müzesi

Yazı ve görseller : Ahmet Rüstem Ekici   instagram: ahmetrustem

14 Haziran 2016

Selanik Sanat Rotası

SOKAK SANATI VE KÜLTÜREL OLAYLAR




Selanik-Thessaloniki  Yunanistan'ın ikinci büyük şehri. Geçmişi antik Yunan ve daha da öncesine dayanan tarihi ile bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış, eğlenceli bir ege şehri. Geceleri hareketl,bol müzikli sokakları ile geç saatlere kadar devam eden eğlenceleri şehri çok sevmek için bir neden.








SAF 2016 (Street Art Festival) için gittiğimiz ve 3 gün kaldığımız şehirde merkez, ano poli (eski şehir) ve Halkidiki'ye zaman ayırarak bol bol gezme, görme şansı yakaladık. Gece tanıştığımız Makedonya'lı arkadaşlarımız ile şehir dışında plajlara gitme şansımız oldu. Güzel anılar ile turumuzu tamamladık ve döndük.

Şehirde toplam 29 adet müze ve kültür merkezi var. State Museum of Contemporary Art hem limanda hem de limanın sol tarafında 2 büyük koleksiyonu sergiliyor. Aynı zamanda Macedonian Museum of Contemporary Art oldukça etkileyici bir çağdaş sanat koleksiyonuna sahip. Yine limanda fotoğraf müzesi ve çevresinde çeşitli sanat içerikli müzeler mevcut. Uzun sahil kenarında, Ladadika'da ve ara sokaklarda oldukça keyifli kafeler, bol mezeli müzikli eğlence mekanları mevcut. Sahilde önünde en çok fotoğraf çektirilen şemsiyeler 1997 yılında George Zongolopoulos tarafından yerleştirilmiş. Bu ünlü şemsiyeli enstellasyonun bir diğeri ise çağdaş sanat müzesinin önünde bulunuyor. 









Bit pazarı bölgesi akşam çok hareketli, masalar sokaklarda kuruluyor ve müzik eşliğinde eğlenceli yemekler yeniyor. Gündüz ise eski eşyaların satıldığı minik standlar kuruluyor. Çevrede çeşitli ikinci el eşya ve antika dükkanları mevcut.


Şehirde bol bol graffiti görmeniz mümkün. Aynı zamanda son bir kaç yıldır yapılan sokak sanatı festivalleri ile daha büyük ölçekli resimleri şehirde görmek mümkün. Capetown'dan tanıdığım Daleast ve eşi faith47'nin çalışmasını görünce çok şaşırdım. Şehrin dışında da oldukça büyük ölçekli çalışmalar mevcut. SAF 2016'da ise 30 'a yakın sokak sanatçısı kendisine verilen alanda çalışıyorlardı. Sokak sanatını sadece mural ve graffiti ile sınırlamayan festivalde rap,hip hop atölyeleri, dans atölyeleri, bisiklet modifikasyonu ve tasarımı atölyeleri aynı zamanda bu sokak sanatçılarına destek için sanatçıların edisyon olarak çizdiği A3 boyutunda resimleri mevcuttu. Akşam 5'ten itibaren canlı müzik, konser ve çeşitli performanslar ile festival 3 gün boyunca devam etti. 


Çektiğim diğer fotoğraflar için link

Neler Yapın?
Bir şekilde mutlaka şehre yakın bir plaja gidin.
Sokak sanatı turu planlayın. 

Eski şehri gezmeye kaleden başlayıp sokakları, eski evlerin olduğu taşlı yollardan aşağı inerek keşfedin ve mutlaka Ouzeri Tsinari'ye gidin. 5-6 meyhane, kafenin olduğu çınaraltı çok keyifli bir alan.
Çağdaş sanat içerikli müzelere mutlaka gidin. Limanda yer alan galeriden harita edinip, diğer müzelerin yerlerini kolayca bulabilirsiniz.
Gece hayatı çok keyifli. Barlar 2'den sonra yavaş yavaş dolmaya başlıyor en dolu zamanları 4 gibi ve sabah 7'ye kadar açık :)






9 Haziran 2016

ARE'nin PARIS NOTLARI

Paris gezi planım


Fransa'yı ilk 1997 yılında Metz ve Trier şehirleri ile görmüştüm ve Paris'i görme planlarım bir türlü gerçekleşmemişti. Paris hemen herkes için anlamı olan bir şehir; gerek yerli gerek yabancı yapım filmler sayesinde her haneye girmeyi başarmış bu şehir bir çok konuda insanlarda çeşitli duygular uyandırır. Benim için bu şehir elbette üniversite boyunca mimarlık ve sanat tarihi derslerinde gördüğüm örneklerden dolayı sanattı. Bu yüzden ister istemez tüm gezi rotamı sanat ve mimarlık üzerine kurgulamıştım. Paris'te yaşayan küratör arkadaşlarım John ve Gül'ün yönlendirmeleri ile şehrin sanat yapısı hakkında biraz daha fazla bilgi sahibi olma şansı yakaladım.   

Alternatif sanat gezi rotaları yazsam da bir gezi yazarı olmadığım için çok detaylı bahsedemeyeceğim bu şehirden ve dikkatimi çeken ayrıntıları paylaşacağım sadece. Cüneyt Ayral'ın "Benim Paris'im" kitabı o kadar keyifli ve bilgi dolu ki Paris'e gitmeden mutlaka alıp okumanızı öneririm. Bu kitapla nasıl tanıştım derseniz tabi ki kesinlikle ve kesinlikle başvurmanız gereken en kıymetli kaynak olan PARISTE NET 'i cevap olarak gösteririm. Abartmadan tek kelime söylemek istiyorum bu blog için; MUHTEŞEM. Hayatımda okuduğum en bilgilendirici, en zengin, en keyifli şehir ve gezi blogu. Ahmet Öre tarafından hazırlanan bu blogda Paris hakkında her şeyi öğrenebilirsiniz. Ben tüm gezimi bu bloga danışarak gerçekleştirdim ve 10 günlük seyahatimi bu blogda yer alan gezi rotalarına göre belirledim. Bu yüzden mutlaka Paris geziniz öncesinde bu blogu bol bol okuyun. Yeme,içme,gezme,tozma,ulaşım her şey hakkında tüm detaylardan harika bir şekilde bahsedilmiş. 


sanat dolu paris gezisi


LOUVRE 
Louvre tabi ki Paris'e gidilip mutlaka ama mutlaka görülmesi gereken dev bir saray ve müze. Neredeyse Dünya'da tüm kültürlerden örnekler görebileceğiniz bu müze için detaylı gezmek isterseniz 1 gün çok yeterli olmayabilir. Belirli bir tema doğrultusunda gezerek keyifli hale getirebilirsiniz gezinizi. Zaten Mona Lisa'yı görmek Lady Gaga'yı görmek gibi bir duruma dönüşmüş durumda. Özellikle çılgın uzak doğulu turistlerin kalabalık kafilelerinden yanına dahi yaklaşamıyorsunuz bu ünlü bayanın. Benden tavsiye bütün müze biletlerini önceden internetten alıp, bastırıp sıra beklememeniz. Şu aralar Fransa'nın en ünlü sokak sanatçısı JR'ın Louvre'a özel bir yerleştirmesi sergileniyor. JR çok tartışılan cam piramidi kendi üslubu ile yok etti geçici süreliğine, bu aralar yolunuz düşerse mutlaka görmelisiniz. LOUVRE benim için binanın kendisi, Mona Lisa'nın şöhreti ve kesinlikle Gabrielle d'Estrées iki kız kardeş eseri idi. 



MUSEE D'ORSAY 

Sanat tarihi kitapları satın alırız içinde kronolojik bir çok akımın öncüleri kronolojik olarak dizilir ya. İşte o kitapta yer alan sanatçıların sanırım %70'i bu müzede. Tüm bu eserleri sanat eseri olarak gezmek yerine dönemi keşfetmek ve anlamak olarak gezerseniz keyif alabilirsiniz. Aksi halde binlerce tabloya maruz kalıyormuş gibi hissedip koridorlarda hızlıca ilerlersiniz. Çatıda yer alan saatten şehri izleyebileceğinz harika bir alan mevcut son katta mutlaka uğrayın. Çok şanslıydım ki benim gittiğim dönemde Rousseau sergisi vardı. MUSEE D'ORSAY benim için Van Gogh ve Degas'tı ve bu saatti. 



CENTRE POMPIDOU 

Paris'e gidersen bir daha hangi müzeyi gezersin diye sorarsanız kesinlikle cevabım burası olur. Dada burada, modernizm burada, pop art burada her şey burada. Kısaca burası günümüze uzanan bir sanat mabedi. Yine şanslıydım ki bir JR workshop'u vardı geçici sergilerde. Müze giriş kuyruğunun uzunluğu anlatılmaz yaşanır demek istiyorum. Böylesine uzun müze kuyruğu görmenin insanda uyandırdığı mutluluk ve şaşkınlık hissi paha biçilemez. Binası da mimari bir yapı olarak çok eleştirilse de ben olumlu buluyorum. Birbirine benzeyen Paris sokaklarında ayırt edici özelliği olan bir yapı. CENTRE POMPIDOU benim için Marcel Duchamp, Klee, tüm dönemler ve Paris manzarasının kendisiydi.



PALAIS DE TOKYO 
Oldukça özgün, kalıp dışı çalışmaların sergilendiği bu bina ve hemen yanında yer alan Modern Sanat müzesi kesinlikle temalarına göre görülmesi gereken yerlerden biri. 8 adet farklı sergi vardı Nisan döneminde ve hepsi oldukça ilginç ve özgür çalışmalardı. Müze kalıplarının çok dışında bir sanat mekanı. PALAIS DE TOKYO benim için sanatın özgürlüğü ve Henrique Oliveira mekana özgü yerleştirmesiydi. 



CATACOMBES
Hep sanat ve çağdaş sanattan bahsettim ama benim için Paris'te en ilgi çekici yerlerden biri yerin altında milyonlarca insan kemiğinin özenle diziliminden oluşmuş kilometrelerce uzunluktaki "Catacombes". Yukarıda yaşam ve şehir olabildiğince hızlı devam ederken aşağıda zamanında çeşitli istimlak ve salgın hastalık inanışları ile bir araya getirilmiş milyonlarca insan kemiğinin bir arada dizildiği kemikler arasında yürümek ölüm ve yaşam arasında ilginç bir tünel. Mutlaka görülmeli.  CATACOMBES benim için ölüm ve yaşam arasındaki tüneldi. 



PERE LACHAISE MEZARLIĞI
Mezarlıklar benim için birer tutku. Çok huzur bulduğum yerler. Özellikle bol heykelli mezarlıkları çok severim. Tim Burton filmleri gibi bir his uyandırır bende her zaman. Ahmet Kaya,Yılmaz Güney,Edith Piaf,Jim Morrison,Oscar Wilde ve nice iz bırakmış insanın doğaya,sonsuzluğa karıştığı mezarlık Pere Lachaise. Uzun kalacaksanız gezi rotanıza ekleyebilirsiniz. Mezarları kolay bulmak için çeşitli haritalar internette mevcut ama siz yine de pariste-net sitesinden faydalanın. PERE LACHAISE mezarlığı benim için Oscar Wilde ve Jim Morrison'du. 







Kiliseler, Katedraller 
Notre Dame de Paris, Sainte Chapelle, Sacre Coeur Bazilikası,ve Musee De Cluny Ortaçağ ögeleri seviyorsanız mutlaka görmeniz gereken yerlerden bazıları. Benim için Sainte Chapelle çok etkileyiciydi, vitraylar inanılmaz derecede etkileyici ama Musee de cluny ortaçağ'ı anlamak için daha da etkileyici. Özellikle benim gibi unicorn aşığı biri iseniz bu müze tam sizlik. Müzede 7 adet unicorn temalı dev ölçekli dokuma ve hatta unicorn boynuzu mevcut. Herkese çok hitap etmeyeceğini düşündüğüm Cluny Müzesi hakkında detaylı bir yazı yazacağım. Özellikle vitray bölümü gerçekten görmeye değer. Sacre Coeur ve Notre Dame eğer gargoyle seviyorsanız bulunmaz bir nimet. Gargoyleler aslında su tahliye elemanları olsa da geceleri canlandığına inanılan korkunç canavarlar. Ciddi anlamda en çok sevdiğim mimari elemanlar. 




Sokak Sanatı
Sokak sanatına gelince zaten JR gibi bir devi çıkarmış şehirden elbette çok daha fazlasını bekliyor insan ama genelde daha çok graffiti tarzında çalışmalar görebiliyorsunuz. Hatta Denoyez sokağında istediğiniz gibi duvarları boyaya bilirsiniz. Yanınızda sprey götürmeseniz de mutlaka sizden önceki birisi spreyi az kalmış olsa da bırakıyor. Ben de John ile küçük bir kaç şey karaladım sokağa ve sonrasında çok yakınında bir sanat evinin harika bir performansını izledik ve çok etkileyiciydi. En çok sokak sanatı örneğini kaldığım bölge olan La Marais'de gördüm. Sokaklarında oldukça keyifli çalışmalar vardı. Eğer Paris'te kalacaksanız La Marais gerçekten cafeleri, aktif gece hayatı  ve turistik bölgelere yakınlığı ile çok keyifli bir bölge. Şehir merkezinde bir çok bar boş iken bu bölgede özellikle gay kafe ve barlar tıklım tıklım dolu. 





Eiffel Kulesini zaten listenize eklememe gerek yok mutlaka görmelisiniz. Champs Elysees'te bulunan Abercrombie & Fitch mağazasına mutlaka uğrayın. Bruce Sargeant tarafından boyanmış duvarları ve saray havası kesinlikle görülmeye değer.Paris'ten döndüğümde bilgisayarımda 900'den fazla fotoğraf vardı. Özellikle müzelerde çok fazla detay fotoğrafı çekmiştim ama hepsini blogda paylaşmam mümkün olmadığı için sevdiklerimi bol bol ahmetrustem instagram hesabımda paylaştım. Listemde olup detaylı gezimden dolayı eksik kalan bölgeleri bir sonraki gezime bırakıyorum. Şimdilik bu kadar :)







Copyright © 2015